KURBAN VE “BİZ”
Toplumsal Aidiyetin Ontolojisi Üzerine
Toplum, yalnızca aynı coğrafyayı paylaşan bireylerin mekanik bir toplamı değildir. O, aynı anlama dokunmuş, aynı hatırayı omuzlamış, aynı duyguda erimiş bir varoluş biçimi olarak daha derin ve daha kırılgan bir bütündür. İnsanlar, yan yana gelmenin ötesinde ortak bir anlam etrafında buluştuklarında ve aynı sorumluluğu paylaşma iradesini gösterdiklerinde toplum hâline gelirler. Toplumu toplum yapan şey, ortak bir tarih ya da ortak bir dil olduğu kadar —belki ondan da önce— ortak bir pratik, ortak bir eylem ve ortak bir anlam zeminidir. Bu buluşmanın yaşandığı anlar, sıradan zamanın kesintiye uğradığı, gündelik akışın tökezlediği ve insanın kendi gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kaldığı eşiklerde belirir. Doğum, ölüm, bayram, yas ve tören bu eşiklerin en bilinen örnekleridir. Ancak bazı pratikler bireyi yalnızca kendisiyle değil; geçmişiyle, geleceğiyle ve etrafındaki tüm insanlarla aynı anda yüz yüze gelmesini sağlar. Kurban da böyle bir pratiktir.
Kurban, yalnızca bir ibadet değildir. O, bireyin “ben”den “biz”e doğru sıyrıldığı, kendi tekilliğini aşarak kendini çoğullaştırdığı derin bir iç ve dış yolculuktur. Bu yolculukta kesilen şey yalnızca bir hayvan değildir. Kesilen şey; bireyin kendi sınırlarına duyduğu güven, kendi merkeziliğine tutunma arzusu ve yalnız başına var olabileceğine dair yanılsamasıdır. Kurban, bu anlamda bir özgürleşme pratiğidir.
Vermek, Bir Varoluş Biçimidir
Kurban eti yalnızca bir gıda değildir. O, bir bağ kurma vesilesidir; dağıtılan her parça, bir kapıyı çalmak, bir ilişkiyi yeniden hatırlamak ve toplumun görünmez dokusunu bir kez daha örmek anlamına gelir. Gündelik yaşamın hızında sık sık görmezden gelinen komşuyu hatırlamak, uzakta yaşayan akrabayı düşünmek, tanımadığı bir insanın kapısına gitmek; kurbanın ibadet çerçevesi içinde sıradan değil, zorunlu ve anlamlı bir eylem hâline gelir.
Bu gerçeklik, “infak” ve “isâr” kavramlarında yankı bulur. İnfak, insanın kendinde olanı bilinçli olarak başkasıyla paylaşma tavrıdır; bir lütuf değil, sorumluluktur. İsâr ise bundan da ileri giderek: başkasını kendine tercih etmek, kendi ihtiyacın varken dahi ötekini öne almaktır. İnsanda kendini korumaya yönelik güçlü bir içgüdü bulunur. İsâr ise, bu içgüdüye karşı duran ve insanı yücelten bir iradeyi temsil eder.
Maurice Halbwachs, On Collective Memory, ed. ve çev. Lewis A. Coser (Chicago: University of Chicago Press, 1992), s. 38–40.
Victor Turner, The Ritual Process: Structure and Anti-Structure (Chicago: Aldine Publishing Company, 1969), s. 94–95.
Victor Turner, The Ritual Process: Structure and Anti-Structure, s. 94–95.
Abdülkerim Kuşeyrî, er-Risâle, çev. Süleyman Uludağ (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2007), s. 300–302.
Abdülkerim Kuşeyrî, er-Risâle, s. 300–302.
“Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler.”
Bu ayet-i kerime, paylaşımın salt bir iyilik eylemi olmadığını; aksine insanın kendi benliğini yeniden tanımlamasının, kendini başkasıyla birlikte var kılmasının köklü bir yolu olduğunu göstermektedir. Vermek, verenin bir şeyini eksiltmez; onu daha büyük bir bütünün parçasına dönüştürür. Ahmed Yesevî’ye göre hakikate ulaşan kişi yalnızca kendi ruhunu değil, çevresindeki gönülleri de gözetir; çünkü hakikat, ancak başkasıyla birlikte yaşandığında gerçek derinliğine kavuşur. Kendi doğrusunu tek başına bilen değil, o doğruyu başkasının hayatına dokundurabilen kişi olgunlaşmıştır. Kurban Bayramı sabahları, sokaklar daha farklı bir titreşim taşır; insanlar birbirinin kapısını çalar, tepsiler taşınır, çocuklar koşuşturur. Bu hareketlilik, pratik paylaşımların ötesinde bir toplumun kendi kendini yeniden üretmesidir.
“Biz” Duygusunun Doğuşu
Aidiyet, aynı yerde yaşamak ya da aynı dili konuşmaktan daha zorlayıcı bir şeydir: aynı sorumluluğu taşımak, aynı anlama ortak olmak ve aynı yükümlülüğü birlikte üstlenmek. Birincisi irade dışı bir durum, ikincisi ise iradeli bir tercihtir. Ve toplumu kuran şey bu iradedir. Bu bağlamda kurban, toplumsal aidiyetin en güçlü kurucu pratiklerinden biri olarak öne çıkar; zira o, yükümlülüğü görünür, paylaşımı zorunlu ve bağı somut kılar. Kurban, insana elinde olanın yalnızca kendisine ait olmadığını söyler. Sahip olunan şeyler nihai olarak Allah’tan gelmiştir, insan ise bu nimetleri, kendisini çevreleyen toplumsal bağ içinde paylaşarak yerine ulaştırmakla sorumludur. Bu söylem, soyut bir ahlakî öğretinin yaşamla temellendiği, etin elle tutulduğu, sofraların gözle görüldüğü ve ilişkilerin bedenle yaşandığı somut bir deneyime dönüşür.
İbn Haldûn, toplumsal dayanışmanın bir toplumun varlığını belirleyen temel unsur olduğunu ileri sürer. Bu dayanışma, yalnızca kan bağına değil; ortak deneyim, ortak anlam ve ortak geleceğe duyulan güvenden beslenir. Kurban, her yıl yenilenen döngüsel yapısıyla bu enerjiyi hem hatırlatır hem pekiştirir. İnsan, kurban aracılığıyla kendi varlığının yalnızca kendisine ait olmadığını idrak eder. Bu idrak onu hem alçaltır hem büyütür: Alçaltır, çünkü onu kendinin yeterli olduğu yanılsamasından kurtarır; büyütür, çünkü onu daha geniş bir anlam ağının vazgeçilmez parçası hâline getirir. Böylece “biz” duygusunun ilk ve en derin tohumları, bu idrakin toprağına düşer.
el-Haşr 59/9
Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an yolu Türkçe meal ve tefsir (Cilt 1–5), (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2012).
Ebû Hâmid el-Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, çev. Ahmet Serdaroğlu (İstanbul: Bedir Yayınları, 2011), c. 4, s. 275–278.
Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet, haz. Hayati Bice (Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2016), s. 56–58.
Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet, s. 56–58.
Halbwachs, M. (1992). On Collective Memory
İbn Haldûn, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2004), c. 1, s. 286–290.
Tam bu eşikte kurban, bireysel bir ibadetin sınırlarını aşarak “biz”in kurulduğu asli zemine dönüşür. Artık o, yalnızca bir teslimiyet ifadesi değil; insanın varoluşunu başkasıyla anlamlandırdığı kadim bir hatırlayıştır.
Kurban edilen, insanın kendine kapalı, kendine yeter sandığı o dar varlık çemberidir. Bıçak, bu yanılsamanın üzerine iner; ve insan, o kesim anında kendine açılan yolu da keşfeder. Çünkü kurban, eksiltmediği gibi insanın içini başkasıyla doldurabileceği bir alan inşa eder. Ve bu alanda “ben” kavramı çözülür, “biz” doğar. Paylaşılan et, dolaşan ikram, kurulan sofralar toplumsal ruhun yeniden örülmesidir. Her parça, bir başkasına ulaştıkça, insan kendi sınırlarını genişletir. Böylece kurban, bireyi cemaatle, yalnızlığı çoğullukla, benliği ise müşterek bir varlıkla yer değiştirir. Böylece insan, verdiğiyle eksilmez; paylaştığıyla çoğalır.
Victor Turner, The Ritual Process: Structure and Anti-Structure, s. 94–95.
Ebû Hâmid el-Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, s. 275–278.
Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet, s. 56–58.





