Medeniyet, taş üstüne taş koymakla değil, ancak toplulukların kendi içlerinde bir şeyleri yıkmayı göze aldığı anlarda kurulmaya başlar. Büyük şehirler, görkemli mimariler, işleyen kurumlar ve birikmiş bilgi, medeniyetin bedenini oluşturabilir. Bununla birlikte medeniyetin ruhunu, yani onu diğer toplumsal örgütlenmelerden ayıran o kadim ve aşkın boyutu, ancak insanın bencilliğini frenleyebildiği, sahiplenme hırsını dizginleyebildiği ve elindekini başkasına uzatabildiği anlarda bulabiliriz. Bu anların en yoğun ve en kıymetli olanlarından biri, yılın dört gününde bütün İslam coğrafyasını aynı anda saran Kurban Bayramı’dır.

İslam medeniyetinin temel kavramlarını derinlemesine inceleyen Fârâbî, medeniyeti yalnızca şehirleşmeyle ve kurumsal düzenle açıklamaz; onun hareket noktası, insanın tek başına hiçbir şey olamayacağı, birlikte var olduğunda ise her şey olabileceği gerçeğidir. İnsan, kendi türüne özgü yetkinliklere ulaşmak için bir arada yaşamak zorundadır. Kurban Bayramı, işte bu zorunluluğu zamanın içinde hem hatırlatan hem de fiilen yaşatan eşsiz bir vesiledir; çünkü o, insanı yalnızca birlikteliğe değil, paylaşma iradesine çağıran, dahası bu iradeyi Allah’a bağlayan bir ibadet olarak İslam medeniyetinin kalbinde atar durur.

Kurban Vekalet

Bir Medeniyet, İki Yön: Veren ve Alan Eller

Medeniyetin en köklü sorusu şudur: Bir arada yaşayan insanlar arasındaki ilişkinin zemini ne olacaktır? Bu soruya tarih boyunca iki temel yanıt verilmiştir. Birincisi güç: Kim daha güçlüyse, düzen onun iradesine göre kurulur; kaynaklar onun etrafında birikir ve toplum bu birikimin gölgesinde şekillenir. İkincisi ise adalet ve paylaşım: Kaynaklar ortak bir sorumluluk duygusuyla yönetilir, zayıf gözetilir, açın hakkı teslim edilir ve insan, başkasını kendinden saymayı öğrenir. İslam medeniyeti, bu ikinci yolu yalnızca bir siyasi tercih olarak değil, ilahi bir emir olarak benimsemiştir ve Kurban Bayramı, bu emrin en somut, en dokunulabilir ve en yaygın tezahürüdür.

Medeniyet inşasının gerçek malzemesi, yoksula uzanan el, o eli uzatmayı içten hisseden kalptir. Toplumsal bir eylem olarak kurban eti paylaşımı, aynı zamanda ahlaki bir inşa sürecidir: Zengin, mülkün gerçek sahibinin kendisi olmadığını hatırlar; yoksul, toplumun onu gözeten bir vicdan taşıdığını görür; çocuk, büyüyünce nasıl bir insan olacağını gözlemler. Bu üç halka, birlikte medeniyetin neslini yetiştirir.

Kurban, Müslüman toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar ve sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Zengine malını Allah rızası için harcama ve başkalarıyla paylaşma alışkanlığı kazandırır, onu cimrilik hastalığından ve dünya malına tutkunluktan kurtarır. Neticede fakirleri de bayram günlerindeki sevince ortak ederek, birlik ve kardeşlik içinde huzurlu bir bayram geçirmelerini sağlar. 

Kurban Vekalet

Hâbil ve Kābil: Medeniyetin İki Yüzü

Her medeniyet, kendi içinde bir çatışma taşır. Bu çatışma çoğu zaman dışarıdan gelecek bir tehdit değil, toplumun bağrında büyüyen, beslenip olgunlaşan bir yarılmadır. Kur’ân-ı Kerîm’in Hâbil ve Kābil kıssası, bu yarılmayı insanlık tarihinin en başında, kurban üzerinden anlatır: İki kardeş, aynı babanın çocukları, aynı toprakta yetişmiş, ama birbirine yabancılaşmış iki insan. Hâbil, samimiyeti, tutarlılığı, kanaati ve adaleti temsil ederken; Kābil, bencilliği, nefsi ilahlaştırarak Hakka isyanı ve iç tatminsizliğin tuğyana dönüşmesini işaret eder. Yakınlaşma aracı ve Allah ile kurulan bir iletişim şekli olan kurbanın, takva eksenini kaybettiğinde, insanın niyetindeki sapmayı açığa çıkaran bir gösterge hâline geldiği bu kıssada açıkça görülmektedir.

Hâbil ve Kābil kıssası her çağın medeniyetine yöneltilmiş zamansız bir sorudur: Sen hangi kurbanı sunuyorsun? En iyisini mi, en değerlisini mi; yoksa elde kalanı, artığı, gözden çıkardığını mı? Ve daha da önemlisi: Sunduğun kurban, seni Allah’a mı yaklaştırıyor; yoksa yalnızca seni rahatlatıp vicdanını susturan bir alışkanlığa mı dönüşüyor? Bir medeniyet, bu soruya verdiği yanıta göre şekillenir. Kurban Bayramı’nın en derin medenî işlevi, belki de tam burada yatmaktadır: onu kültürel bir alışkanlıktan çıkarıp varoluşsal bir sorgulamaya açmak.

Evrenselin Günü: Zilhicce’nin On’u

Kurban Bayramı’nın bir başka medenî boyutu, onun evrensel çağrısındadır. Zilhicce ayının onuncu günü, yeryüzünün dört bir yanındaki Müslümanlar aynı anda aynı niyetle aynı yöne bakarlar; Kâbe’ye, Mina’ya, Hz. İbrahim’in izine. Kurban, tevhide inananları aynı duygu ve davranışlarda buluşturan güçlü bir vahdet zeminidir; ibadetler, sosyal dayanışma ve sosyal adaletin gerçekleşmesine önemli katkılarda bulunur. Farklı diller, farklı renkler, farklı kıtalar aynı besmeleyi, aynı niyeti ve aynı teslim oluşu taşır. Bu eşzamanlılık, İslam medeniyetinin en özgün özelliklerinden biridir: Coğrafyayı aşan, devlet sınırlarını eriten ve bütün farklılıklara rağmen insanı tek bir ümmetin mensubu hissettiren o derin ortaklık duygusudur.

Tarihte büyük İslam şehirleri —Bağdat, Endülüs Kurtuba’sı, Semerkant, Kahire, İstanbul— bu ortaklığı sadece siyasi bir birliktelik olarak yaşamamış, onu yoksul komşusunu zenginin sofrasına oturtturan bir medeni erdem olarak gündelik hayatın dokusuna işlemiştir. Kurban Bayramı’nın o günlerdeki sosyal işlevi, bugün kayıt altına alınmış tarih sayfalarından çok daha canlı ve etkindi. Yoksulun kapısına et gitmesi, komşunun elinin boş kalmaması, kölenin azat edilmesi, borçlunun borcunun silinmesi — bütün bunlar, o bayram günlerinde bir medeniyet programının parçası olarak yaşanırdı.

Bugün o medeniyetin mirasçılarıyız. Mirasçı olmak, yalnızca geçmişi anmak değil, onun ruhunu bugüne taşımaktır. Kurban fiyatlarını araştırdığımız kadar, kendi İsmail’imizin ne olduğu hakkında düşünmezsek bu kadim ibadetin psikolojik, sosyal ve ekonomik hikmetlerini, Allah ve evrenle kurduğumuz ilişkide bize kattığı ulvi anlamları kavrayamazsak, bu kıssaların anlam dünyasının çok uzağında kalmış olmaz mıyız?

Medeniyet, nihayetinde şu soruya verilen yanıtın tarihidir: İnsan, Allah rızası için ne kadar vazgeçebilir? Bu vazgeçiş bazen malından, bazen benliğinden, bazen de en derin bağlarından olur. Hz. İbrahim, bu soruya en uç ve en sarsıcı yanıtı vermiştir: her şeyinden, hatta en çok sevdiğinden.

Ve Allah, o teslimiyeti kabul etmiş; fidyeyi bizzat göndermiş, insanı ibadetiyle baş başa bırakmıştır. Kurban Bayramı, her yıl bu yanıtı yeniden almaktır. Ve her yıl, milyonlarca insan bu soruyu besmeleyle karşılamaktadır. Bir medeniyet, işte bu soruyu sormaktan vazgeçmediği sürece ayakta kalır, sorduğu sürece büyür, yaşadığı sürece insanlığa umut verir.

  •  “Medeniyet”, TDV İslâm Ansiklopedisi. TDV Yayınları, 1999.

  •  Fârâbî, el-Medînetü’l-fâzıla, çev. Nafiz Danışman (İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 2001)

  • https://www.medeniyetvakfi.org/vakif/ana-sayfa/yazanlarimiz/idris-kerimoglu/kurban-ibrahimce-bir-yakaris-ismailce-bir-teslimiyettir-2
  • https://www.imh.org.tr/tr/imh/makale/-kurbanin-kimne-sectin-mi_1484/
  • Uluslararası İslam Kültür ve Medeniyeti Sempozyumu: Kurban. İstanbul: Ensar Neşriyat, 2022.
  •  Kur’ân-ı Kerîm, Sâffât sûresi, 37:102–107.