Bir Bayram Sabahının Anatomisi
Takvimde bazı sabahlar, günün geri kalanından farklı bir maddeyle örülmüş gibidir. O sabahlar; ışık aynı ışık, hava aynı hava, yer aynı yer olduğu hâlde içinde taşıdığı o tarif edilmez ağırlıkla kendini belli eder. Ve o sabaha adım atıldığında, henüz tam anlaşılamasa da, bir değişimin gerçekleştiği, havada görünmez bir şeyin asılı kaldığı, geceden sabaha geçerken yeryüzüne inen kadim bir misafirin hâlâ ortalıkta gezindiği hissedilir. Kurban Bayramı’nın sabahı işte böyle bir sabahın ta kendisidir: Ne tam gidiş ne tam dönüş, ikisi arasında asılı kalan, zamanın kendini gevşettiği o ince aralıkta var olan ve fark edilmeden geçip gidebilecekken dikkatli bir kalbe bir ömrün özeti gibi hissettiren o nadir, o kıymetli, o bir daha aynısı olmayacak andır.
Camiden çıkarken, daha avlunun taş döşemesinde, o sabahın kendine has kokusu çarpar; çiğ düşmüş taştan, ıslak çimenden, insanların üzerindeki taze giysilerden ve yılda yalnızca bu sabah hissedilen o tarihsiz, o mevsimsiz şeyden gelen bir koku — bayramın kokusu, kurban öncesinin kokusu, milyonlarca insanın aynı anda aynı yöne eğildiği o sabahın kokusu. O ân, kutsal zaman, sıradan zamanın devamı değil, onun içinde açılan bir yarıktır ve insan o yarıktan geçerken farklı bir havanın içine adım atar.
Minare gölgesinin henüz uzanmadığı avluda insanlar birbirlerine döner ve eller uzanır, eller tutulur, bazen eller öpülür. O küçük ve görkemli jest olan el öpmek, bu sabah bütün anlamını geri kazanmış gibidir. Bir neslin öbürüne eğilişi, kelimelerin taşıyamadığı şeyi taşıyan o sessiz kadim dil… “Bayramınız mübarek olsun,” cümlesi ağızdan çıkarken içinde gerçek bir temenni taşır, söyleyen titrer biraz, duyan içinde bir yerde yumuşar ve o kalabalıkta yabancı ile tanıdığın arasındaki mesafe o sabaha özgü bir yakınlıkla erir, herkesin aynı secdeye varmış olmasının yarattığı o eşsiz ortaklık duygusuyla.
Şehir, bayram namazı saatinde kendine yabancıdır: Trafik henüz başlamamış, vitrinler kapalı ve sokaklar öyle bir boşlukla doludur ki o boşluk ıssızlık değil, içinde bir şeyler taşıyan, ağır ve anlamlı, neredeyse kutsal bir boşluktur. Sanki şehrin her taşı o namazın sesini emmekte, o sabahın ağırlığını bağrında saklamaktadır. Sabahın ışığı henüz ısınmamıştır, henüz sertleşmemiştir, neredeyse şeffaf bir ışıktır bu; her şeyi gösterir ama yakmaz, her şeyin üzerine düşer ama incitmez, ve bu ışıkta mahalle tanıdık ama yeni görünür, sanki gece boyunca içinden bir şeyler çekilmiş ve sabahla birlikte yerine daha temiz, daha saf bir şeyler yerleştirilmiştir. İbn Arabî’nin ifadesiyle, “İnsan kendini bildiğinde Rabbini bilir,” ve belki de bu sabah, duaların en çok içe döküldüğü saatidir — caminin eşiğinden evlere dönerken, adımların altında yeri hissederken, seslerin dağıldığı o sessizlikte.
Uzakta bir kapı gıcırdar ve bir çocuk koşar, üzerinde yeni elbisesiyle, kollarını açmış, kurban bayramının ne olduğunu henüz tam bilmeden ama bütün varlığıyla hissederek. O çocukta görülür geçmiş, on yıl önce değil, yirmi yıl önce değil, belki kırk yıl önce aynı sokaklarda aynı coşkuyla koşan o küçük insan ve o küçük insanın bugün nasıl sessizleştiği, coşkunun yerini daha sakin ama daha derin bir şeyin aldığı, sevincin yok olmadığı yalnızca içe çekildiği, suların yüzeyi durulduğunda altındaki derinlik nasıl görünürse o sabahki hissin de öyle olduğu anlaşılır; derin, durulmuş ve taşıması ağır değil, taşıması şaşırtıcı biçimde hafif bir doluluk.
Her kurban bayramı sabahı bir eksikliği de taşır. Geçen yıl o avluda olan bir yüz bu yıl yoktur, kalabalıkta o aranır, belki alışkanlıktan, belki o arayışın kendisinin bir çeşit dua, bir çeşit hatıra olduğu sezildiği için ve insanların birbirine sarıldığı meydanlarda, kurbana bıçağın henüz değmediği o sabah havasında, bir yokluğun ne denli yer kapladığı anlaşılır. Yokluk ağırdır, görünmez ama dokunur ve o ağırlıkla yürünür, onu ne bırakarak ne de onun altında kalarak, onunla birlikte, onun da bu sabahın bir parçası olduğunu, bu şehrin sokaklarının, bu ışığın hepsinin o yokluğu da barındırdığını bilerek. Kurban, İslam geleneğinde yalnızca yaşayanlar için değil, geçmişin emaneti olarak da taşınır; kesilen her kurban, geride bırakılanların anısını da içinde barındıran bir şükür ve vefa jesti olarak anlam kazanır.
Eşikte — dışarıdaki derin sabahla içerideki sıcaklık arasındaki o bir saniyelik duruşta — her şey bir arada bulunur: geçmiş ve şimdi, gidenler ve kalanlar, secde ve sofra, kurban ve bayram, şükür ve özlem. İçeri girilir. O yürüyüşün getirdikleri yavaşça yerleşir — kalbe, güne ve belki bu sabahı bir gün hatırlayacak olan bütün gelecek yıllara.
Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, çev. Lale Arslan Özcan (İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2015).
İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, çev. Ekrem Demirli (İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2002).





