Kurbanın Özü
Habil ve Kabil Kıssası Üzerinden Kurbanı Anlamak
Hz. Âdem’in (as) iki oğlu arasında geçen Hâbil ile Kābil kıssası, insanlık tarihinin en eski ve en ibretli olaylarından biridir. Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen kıssa bizim için sadece geçmişe ait bir hadise değil, aynı zamanda Allah katında ibadetlerin kabul şartları, tevekkül, kurban edilme ve kurban verme sırasındaki tam ve sorgusuz teslimiyet gibi öğretilerle bize derin dersler verir. Mâide sûresinin 27. âyetine baktığımızda, kıssada konu edilen her iki kardeşin de Allah’a birer kurban sunduğunu görürüz. Ancak aradaki fark, sunulan kurbanların cinsinden ziyade; kişinin halis ve samimi bir niyetle yola çıkarak, Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu istemesidir. Hâbil, ihlâsla ve özenle seçerek en değerli olanı Allah’a kurban etmeyi isteyip O’na takdim ederken; Kābil ise gönülsüz, özensiz ve niyetini temiz tutamadan değersiz gördüğünü kurban etmişti.
Kıssanın devamında, kurbanı reddedilen Kābil, kıskançlık ve haset duyguları içinde nefsinin ona yaptığı olumsuz telkinlere karşı koyamayarak Hâbil’i öldürmeye teşebbüs etmiştir. Böyle bir imtihanda Hâbil’in cevabı ise insanlık için bir ölçü gibidir: “Andolsun ki beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”[2] Bu âyet yalnızca bir kardeşin diğerine merhametli tavrını değil, aynı zamanda öfke yerine sabrı, şiddet yerine tevazu ile sulhu ve nefsi Rabbine kurban etmiş olmanın güzelliğini de bize anlatır.
Kābil’in kıskançlığa kapılarak kardeşine düşmanlık beslemesi, aslında kurban ibadetinin özündeki hakikatten uzaklaştığını göstermektedir. Burada mesele niyetin temizliği ile Allah’a ve O’nun emirlerine karşı gösterilen teslimiyettir. Kurban ibadeti, yalnızca bir hayvanın kesilmesinden ibaret değildir; insana kendi nefsini, hırsını ve kıskançlığını da kurban etmesini öğütler. Günümüzde de kurban, bizim için sadece bir ibadet değil; aynı zamanda paylaşmayı, merhameti ve insanlık onurunu korumayı öğreten bir sembol ibadettir. Asıl kurban etme ibadeti, nefsi dizginleyip kalbi arındırmaktır.
Hâbil’in tavrı da bunu göstermektedir: O, kardeşinin hırsına karşılık vermemiş, teslimiyet ve samimiyetle Allah’a yönelmiştir. Kurbanın kabul edilmesinde de asıl ölçü budur. Kurban, insana hatırlatır ki değer, gösterişte ya da malın çokluğunda değil; ihlâsta, yani içtenlikte saklıdır.
Kurbanın Kabulünde İhlasın Rolü
Allahu Teâlâ buyurdu ki: “Allah, ancak kendisinin emrine uyan/ karşı gelmekten sakınanlardan (kurbanı) kabul eder.”[1] Bu âyet ile bir ibadetin kabul edilmesinin asıl şartının ihlâs olduğu anlatılmaktadır. Kişinin niyeti sahih olmazsa, kurban ibadetinin içine gösteriş karışır, riyâ veya kibir bulaşırsa, yapılan amel ne kadar anlamlı görünürse görünsün Allah katında bir karşılık bulmaz. Temiz bir niyet ve ihlaslı bir kalp ile yapılırsa en küçük amel bile Allah’ın rahmetiyle değerli hâle gelir.
Bir ibadetin kabulü sadece onun zâhirî görünüşü ile sınırlı değildir. İbadetin kabul sebebi, kalbin temizliği ve niyetin samimiyeti iledir. Kurban ibadeti de bu kuralın dışına çıkmaz. Allah katında kurbanın değer bulması, hayvanın büyüklüğüyle, verilen paranın miktarıyla ya da yapılan gösterişli törenlerle ilgili değildir. Çünkü Allahu Teâlâ Hazretlerinin bizlerin kesilen kurbanına da, yapılan kurban ibadetine de ihtiyacı yoktur. Kurbanın asıl değeri, ihlâsla ve Allah rızası için yapılmasında gizlidir ki Rabbimizin de hoşuna gidecek olan budur.
Ayrıca kurban ibadetinde helal kazanç çok önemlidir. Haram yoldan elde edilmiş bir kazançla alınarak kesilen kurban, şeklen doğru yapılmış gibi görünse de Allah katında makbul olmaz. Çünkü ibadetler, helal bir temel üzerine bina edilmelidir. Aksi takdirde altı delinmiş bir kaba su doldurmaya çalışmaktan öteye geçilemez. Bununla beraber kurban kesimin usulüne uygun yapılması, hayvana eziyet edilmeden kesilmesi ve etin paylaşılması da yine kurban ibadetinin özünü içermektedir. Kurban ibadeti, yalnızca et yemek için değil; fakirlerle, komşularla ve akrabalarla paylaşmanın, toplumda kardeşlik ruhunu pekiştirmenin bir vesilesidir.
Dinimiz bize şunu öğretir: İbadetler yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal yönü olan kulluk vazifeleridir. Namaz bireysel bir ünsiyet gibi görünür, ama cemaatle kılındığında toplumsal bir bağlılık da oluşturur. Oruç bireysel bir sabır eğitimi gibi görünür ama Ramazan ayında bir toplumun maneviyatını biçimlendirir. Nitekim kurban ibadeti de böyledir. Kurban hem Allah’a yakınlaşmanın sembolü hem de toplumsal yardımlaşmanın pratiğidir. Zengin fakirin hâlinden anlayarak makam, mevki gözetmeksizin İslâm kardeşliğini en derin duygularla bizzat yaşayarak hisseder. Eğer bir kurban kesilirken niyet Allah’ın rızası değilse, o kurban insanı daha iyi bir kişiye dönüştürmüyor ve kalbine merhameti yerleştirmiyorsa yapılan ibadet amacına ulaşamamış demektir.
Kıskançlık, Riya ve Nefsin Sınavı
Hâbil’in tavrı bize kardeşlik bağını korumayı, öfke yerine sabrı, haksızlığa karşı erdemli bir mümin duruşu sergilemeyi öğretir. Kurban ibadeti de insana tam olarak bu terbiyeyi kazandırmayı amaçlar. Çünkü ibadet, insanın kalbine sabrı, adaleti ve ihlası yerleştirmiyorsa özünden uzaklaşmış demektir. İbadetler, insanı daha iyi, daha vicdanlı ve daha olgun bir hâle getirdiğinde gerçek amacına ulaşır.
Kābil’in yaptığı yanlışları yapmamak O’nun gibi nefsin hilelerine esir olmamak için ibadetlerimize ve niyetlerimize riyâ bulaştırmayıp, kıskançlık ve hırs gibi duyguları kalbimizden uzak tutmaya çalışmamız gerekir. Aksi hâlde, Kābil’in düştüğü nefs tuzağına biz de düşeriz. Çünkü ibadetin amacı, kişiyi Allah’a yaklaştırarak kalbi kıskançlık, kibir ve riya gibi habis duygulardan arındırmaktır. İşte bu sahih niyeti yakalayabilen bir insanın hem ibadetleri makbul olur hem de inşallah Allah’ın sevgili kulları arasına girer.
Bu kıssadan çıkarılacak en önemli derslerden biri de şudur: İnsan her ibadetinde, özellikle de kurban gibi sembolik bir ibadette, kendi içine dönüp kalbine şu soruyu sormalıdır: “Ben bunu gerçekten Allah için mi yapıyorum?” Bu sorunun cevabı samimiyetle “evet” ise ve gerçekten Allah rızası gözetiliyorsa yapılan kurban ibadeti kabul olma yolundadır. Eğer niyet gösterişe, yaptığıyla övünmeye ya da insanların gözüne girmeye dönüşmüşse, o ibadet artık ruhunu ve yolunu kaybetmiş demektir.
Kurban ibadeti, yalnızca uygun görülen bir hayvanın kesilmesi değildir. Kurban etme, kalbin Allah’a yaklaşmasıdır. Kurban etme, insanın malından vazgeçebilmesidir. Kurban etme, paylaşma, kardeşlik, merhamet ve teslimiyettir. İşte Hâbil ve Kābil kıssası bize tam olarak bunu öğretmektedir. Hâbil’in ihlâsı ve sabrı, kabul edilen kurban ibadetin sırrını; Kābil’in riyâsı ve kıskançlığı ise reddedilen kurban ibadetin sebebini ortaya koyar. Bu nedenle her mümin, Hâbil’in yolunu tutmaya, nefsini Allah yolunda kurban etmeye çalışmaya gayret etmelidir.
Netice olarak, ibadetlerin kabulü yalnızca zahiren yapılışıyla değil, batıni yönüyle de kalpteki ihlâsla ilgilidir. Allah adına kesilen bir kurbanın O’nun katında değer bulması için kazancın helal, niyetin temiz, paylaşmaya sevk eden ve riyadan uzak bir kalple yapılması gerekir. Kabul gören ibadet, amacına uygun olarak yapılan, insanı, kamil bir mümine dönüştüren ve nefsini kurban ederek Allah’a yaklaştıran ibadettir.



